Çok sevdiğim bir tiyatrocu vardı. Ankara'da hiçbir oyununu kaçırmadım. Tiyatroda ön sıraya yerleşir hayran hayran izlerdim... Bazen nasıl doğal, bazen yaşayarak oynardı... Bayılırdım.
Sonra televizyon dizilerine başladı. Yine usta işi komedilerde kara mizah yapıyordu. Hem güldürüyor, hem de alttan alta düzeni eleştiriyordu. Üçkağıtçılığı... Düzeysizliği... Vurkaççılığı yere vuruyordu.
Geçenlerde bir demecini okudum.
Kemal Sunal taklidi diziler çekmekle eleştiriliyordu. Hem de aynı senaryoları farklı isimle arakladığı söyleniyordu. Yanıtı şuydu:
"Mecburum. Kendi açımdan bir başlangıç bu..."
Bayıldım bu yanıta. "İşte kara mizah. Usta yine döktürüyor" dedim kendi kendime.
Öyle ya hani piyasada kendine yer açmaya çalışan ucuz "sahne sanatkarları" istemeye istemeye soyununca aynı yanıtı veriyorlar ya, "usta da onlarla kafa buluyor" dedim.
Söyleşi devam ediyordu:
"Ama aldığımız ratingler (izlenme oranları) çok yüksek. Son programa tam 56 reklam aldık".
Yattım yerlere... İşte ben böyle mizah seviyorum. Ciddi görünüp, inceden inceye eleştireceksin olup biteni. "Nasıl da alaya almış, herşeyin rakamların testine sokulduğu düzeni..." Öyle ya ne yaptığın değil, kaç reklam aldığın önemli... Günümüzde nitelik değil, niceliğin borusu ötüyor. İzlenme oranın düşükse söylediğin laftan kime ne?
Bu mizah şaheserini kutlamak için yazının yayınlandığı dergiyi aradım. Karşımdaki ses kem-küm etti bir süre. Saflığımı yüzüme vurmamak için lafı biraz çevirdi, sonra da "Ama o, bunları ciddi söylemişti" dedi.
Meğer üstad yıllardır kendini oynarmış. Ben ne bileyim. Kapattım televizyonu...
* * *
Bari dergi okuyayım dedim. Bir dergi aldım. Üzerinde "en kalın dergi, bizim dergi" yazıyordu. Bir başkası "bizimkinin boyu öbürlerinin iki katı" diye böbürleniyordu.
İçindeki bir yazıda penis boyuyla, evlilikte saadet arasında korelasyon hesapları vardı: "En uzun ya da kalın olmak önemli değil, işlevi önemli" filan gibi birşeyler yazılıydı.
Sıkıldım, okumadım. “Zaten okunacak bir şey olsa herhalde derginin kalınlığıyla ya da boyuyla değil yazılarıyla öğünürlerdi" dedim.
Sonra gazetelere gözattım. "En çok satan" gazetede parti liderleri, meydanları en çok kendilerinin doldurduğunu ispata çalışıyorlardı.
Ne dediklerinden çok, kaç kişiye ne dedikleri önemliydi çünkü... En büyük kalabalığı toplayan, en iyi liderdi.
Askerler; savaşta kaç kişiyi tepelediklerinin bir listesini vermişlerdi. Kim daha çok öldürürse, savaşı o kazanacaktı. "Adalet" değil "güç" önemliydi çünkü... "Güçlü" olan kazanır ve kendi adaletini tesis ederdi.
Diplomasi sayfaları her soruna "reel-politik" açısından bakıyordu. "Birleşmiş Milletler"de kaç el kalkar, "süper güç" ne der, iktidara kim gelir..?
Spor sayfasında en çok gol atan oyuncudan "kral" diye sözediliyordu. Ona pas verenler, takım oyununu sürükleyenler, olsa olsa kralın ayak takımıydı.
Magazin sayfasında, medyanın yeni yıldızı, kaç kadınla yattığını anlatıyordu ballandıra ballandıra... Nasıl olsa kimsenin kalite testi yapacak hali yoktu...
Ekonomi sayfalarına bakarsanız, hayat basit bir ciro hesabından ibaretti. En çok kazanan; en faziletli olandı. Ne iş yaptığı, paraları nereden kazandığı kendisini ilgilendirirdi.
Sıkılıp, televizyona kaçtım. "En çok izlenen kanal” da, "en iyi giyinen" başbakan, "en iddialı konuşmasını yapıyordu: "Nüfusumuz 60 milyon. Yarısı 25 yaşın altında... Korkun bizden..."
"Herhalde nüfus planlamacılarını korkutuyor" dedim, meğer Yunanistan'ı korkutuyormuş. Savaşta kaç genci araziye sürebileceğimizi hesapladım; iyi rakamdı.
Sıkıntımı dağıtır diye bir kaset taktım. Bu, "haftanın en çok satan kasetiymiş. Müzik iyi mi kötü mü bilmiyorum, ama çok sattığına göre herhalde en iyi müzik" buydu.
Sonra en çok satan yazarın romanına başladım. "O gün bir kitap okudum. Bütün imajım değişti."
* * *
Karar verdim artık ben de "en"li birşeyler yapacağım.
En iyi sinema sanatçısı Kemal Sunal mı? En çok o seyredildiğine göre öyle... O halde sadece O'nu seyredeceğim.
Tarihin en çok okunan kitabı "Kavgam" mı? o halde Hitler okuyacağım.
İzlenme oranlarını gösterir listelerden program seçip, en çok izlenen kanalda, en iyi reklam alan filmleri izleyeceğim.
Haftanın en çok dinlenen kasetler listesine göre müzik dinleyip, en çok satan gazetede, kendisinden en çok bahsettiren liderin partisine oy vereceğim.
En kalabalık ülkenin, en güçlü ülke olduğu masalıyla avunacağım.
Hangi film en iyi gişe yapıyorsa, o filme gidecek, en rağbette barlar listesinden, en gözde içkiler içeceğim. En kalın dergilere bakıp, en çok gol atanın maçlarına gideceğim.
"En-tipüften" yazılar yazacak, "en-teresan" olmaya çalışacağım.
Eminim en çok okunan köşe, bu köşe olacak. "Mecburum... Kendi açımdan bir başlangıç bu..." "En-tellektüel" sorumluluğu bunu gerektiriyor,
"En-ayi" mi dediniz...?
Enayi, menayi...
Kaç kişi okuyor, siz ona bakın...
Can Dündar'dan