Anamın rüyalarını susturdum
19.04.2008 00:46:03
|
92 kez okundu.
Anamın Rüyalarını Susturdum!
"Artık kimselerin beni yüz yüze kaldığım hayatın örseleyici çıplaklığından aldatmacalar, rüyalar dünyasına sürüklemesine izin vermeyecektim! Çünkü biliyordum ki hayatın vahşi çıplaklığı, rüyaların evrenindeki en görkemli kâbusları bile utandırırdı...Anamın rüyalarını susturdum...Birileri benim rüyalarımı susturduğu için; evet, sırf bu yüzden ben de anamın rüyalarını susturdum!"
YILMAZ ODABAŞI
Ruhbilim, rüyaları “uykuda beliren imge” olarak tanımlıyor; kimileri de usun denetiminden yoksun olduğu için rüyayı delilikle kıyaslamışlardır.
Mistik inanışlarda, özellikle aydınlanma dönemine dek bireylerin ve toplumların yaşamlarında çok önemli bir işlev üstlenen rüyalar, Freud'a göre de “çocukluk dünyalarımızın bir yansımasıdır.” Kimilerine göre de “rüyayı sadıka” (tanrısal ilhamın bir ürünü) veya ondan gelen bir vahiydir. Kuramlara uluorta abanmayı en az sizler kadar ben de sevmiyorum. Biz yine yaşama, yaşamlarımızın nabzına dönelim.
Biz o büyük günün, devrimin rüyasını uzun yıllar, üstelik uyanık halde görmüş bir kuşağız. Sonra hapishanelere girince, halk arasında “şeytan kandırma” olarak nitelenen rüyalara da daldık. O rüyalarda şuh bir kadın geliyor, bu tür şeylerin sadece “ayıp” olmakla kalmayıp, bir de “yasak” olduğunu hiç bilmez-miş gibi bizi alabildiğine kışkırtıyor,sonra ıpıslak bırakıp gidiyordu(!)
Çocukluk rüyalarında hep uçar ve uçarak henüz hiç bilmediğim bir dünyayı keşfe çıkardım. Büyük-lerim, rüyada uçmanın meleklerle birlikte olmak anlamına geldiğini söylediklerinde nasıl mutu olurdum.
O günlerin sabahlarında ailece kahvaltı ederken, anam, her sabah bize rüyalarını anlatmaya koyu-lurdu. Kardeşlerimle birlikte tarifsiz bir coşkuyla dinlerdik.
Ergenlik döneminde ise, gerçek hayatlarımızda bir karşılığı olmadığını az çok sezinlediğim o rüyaları artık eskisi kadar ciddiye almamaya başladım.Fakat anam, dinlemesem bile, her sabah sinemadan çıkıp gelmiş gibi rüyalarını anlatıp dururdu.
Anlattıkları bazen ilgimi çeker ve herhangi bir ön açıklama iliştirmediği için gerçek sanarak sorardım:
“Öyle mi? Nerede? Ne zaman?”
Bu sorulardan sonra anamın yanıtıyla afallardım:
“Rüyamda oğlum, rüyamda gördüm...”
Anam, “ev kadınlığı” olarak tabir edilen meslektendi. Bıçak gibi soğuk sabahlarda biz yataklarımızda yarı uykulu pineklerken, o küçük bir kürekle sobanın küllerini alır ve mutfaktaki demlikte günün ilk çayı fokurdardı.Soba tutuşup içeriye tatlı bir ılıklık yayıldığında, öyle mahmur kalkardık.Öğleyin okuldan hınzır gülüşlerle döndüğümüzde, evi başına yıkar, sokaklarda üstümüzü kirletir, o boş kalmasın diye ne gerekiyorsa yapardık.
Sonra babam işten gelir, biraz da o dağıtır, ayaklarını yıkatır ve okkalı küfürleriyle günün finalini ya-pardı. Bizler yataklarımıza çekildiğimizde, anam akşamın bulaşıklarını yıkardı.Böylesi bir tekdüzeliğe ömrü asılı kalmış anam da sinemaya, gezmelere gidemediği için çaresiz rüyalara abanırdı... Daha son-ra bir “rüya tabirleri” kitabı da alıp, sabahları tepemde ekşimeye başlamıştı:
“Yılan görmüşsen bela, su görmüşsen zenginlik demektir; söyle oğlum, söyle bileyim başına neler geleceğini?”
Derken, 1980 Askeri Darbesiyle birlikte benim ve anamın rüyaları bütün albenisini, sıcaklığını bir çırpıda yitirdi.Ben siyasal bir suçtan cezaevine girince, anamın rüyalarına oğluna kavuşmanın hasreti, benim rüyalarıma ise geçtiğim o çarmıhlara gerilen insanlar girdi. Gördüğüm bütün rüyalarda artık çığlık çığlığa bağrışan ve “yangından ilk önce kurtarılacak,” gibi kurtarılması gereken insanlar vardı.
Oysa o güne dek o insanlar benim gençlik rüyalarımda hiç olmamışlardı. Yalnız onlar mı? Apoletli generaller, infazlar, demir parmaklıklar da o güne dek hiç mi hiç görünmemişlerdi.
O rüyalarımda her gece nedense yeniden yeniden askeri darbe olurdu. Sonra çığlıklar, makineli
tüfek sesleri ve çarmıhlarda düzinelerce adamlar olurdu... Kaçardım; her yerin zifiri karanlık olduğu o rüyalarımda Edison henüz elektriği icat etmemiş olurdu. Çatışmalara girerdim, ama tam hasmımı vuracakken silahım tutukluk yapardı; aksilik bu ya, o anlarda yanımda hep korunmaya muhtaç sevdik-lerim olurdu. Allah belamı verirdi, uçurumlardan düşerdim, düştüğüm yerlerde yangınlar çıkardı...
7. Kolordu'nun bütün askerleri, başlarında Kenan Evren'le peşimde olurlardı.Sonra birden vurulur-dum; bedenim acıyla kasılırdı, ama ölmezdim; oysa bir ölsem, ölebilsem peşimdeki ordudan, tutukluk yapan silahımdan ve kör karanlıkların önündeki uçurumlardan kurtulacağımı bilir, ölmek için can atar-dım...
Şimdi hiçbir şey o kadar ters gidemez tabii; ama 12 Eylül rüyalarımda hep böyle olurdu. Yaralanıp düştüğüm yerde birileri beni alıp “konuuuş” diye çarmıhlara gerince, bir örgüt arkadaşım o an birden işkencecilerin arasından apoletli giysilerle çıkıp hain hain gülümserdi. Sonra da liseli sevgilim gelir, ya-ralarımı şefkatle sarardı ve uyanırdım.
Yaralarımı saran hariç, hepsinin birdenbire gittiğine sevinirdim... Uyandığım cezaevinde, burnumun dibindeki komandolara, ellerimin dayaklardan kan topladığına bile, o rüyalardan kurtulduğum için se-vinirdim..
.
Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde o yıllar, birileri benim de, kuşağımın da meleklerle birlikte uçuşan bütün rüyalarını boğdu. Cezaevinden çıktığımda gördüm ki “tadı yoktu” devrimsiz “ne baharın, ne yazın...” Daha yirmili yaşlarda mutsuz, bozgun ve örselenmiş adamlardık.Devrim düşü de dahil olmak üzere uyanıkken gördüğümüz bütün rüyalar, artık “meçhule giden gemiler” gibi uzaktı artık...
Cezaevinden artık bir yetişkin olarak çıktığımda, baktım ki anam, oğluna sağ kavuşmanın sevinciyle rüyalar oyununu yeniden, kaldığımız yerden sürdürmek niyetindeydi. Görüşmediğimiz sürede neler yaşadığımı ne o soruyor ne de ben anlatmaya cüret ediyordum.
Cezaevinden onca zulmün artığı bir korkuluk gibi çıkalı daha birkaç gün geçmişti ki, anam, daha ilk
kahvaltımızda o masum ve gerçek hayatlarımızın çok uzağındaki rüyalarını yeniden anlatmaya koyul-duğunda ona hışımla çıkıştım:
“Çık artık şu rüyalar dünyasından! Yirmi yıldır sinemadan çıkar gibi uyanıp her sabah bana rüyalarını anlatıyorsun! Ben sana gerçeği bile anlatamıyorum; sen niçin hep rüyala anlatıyorsun? Bana rüyalarını anlatmaya devam edersen, seninle artık bir daha kahvaltı etmeyeceğim!” dedim...
Yüzündeki çocuksu saflığa bir korku eklendi anamın. Ağlamaklı bir yüz ifadesiyle sustu..
.
Rüyaları, onun sığınağı ve tek avuntusuydu, biliyordum. Ama onun rüyalarındaki o masum imgeler, artık benim bozgun rüyalarımın içerdikleriyle hiç örtüşmüyordu. Ben artık sadece hayata ve hayatın, sistemin içindeki o çırılçıplak gerçeğe gözlerimi iri iri aralamıştım. İnanılmaz, ama gerçek olan ne varsa hepsini mutlaka bilmek istiyordum.
Artık kimselerin beni yüz yüze kaldığım hayatın örseleyici çıplaklığından aldatmacalar, rüyalar dün-yasına sürüklemesine izin vermeyecektim!Çünkü biliyordum ki hayatın vahşi çıplaklığı, rüyaların evre-nindeki en görkemli kâbusları bile utandırırdı...
Anamın rüyalarını susturdum...Birileri benim rüyalarımı susturduğu için; evet, sırf bu yüzden ben de anamın rüyalarını susturdum! Sonra ben 12 Eylül'den, anam ise benden uzun yıllar davacı, kırgın sa-yıldık.Sonra 12 Eylül, ardından anam hayatımdan ayrı ayrı çekip gittiler...İkisi de belleğimde, bilincim-
de derin ve silinmez izler bıraktılar...
Ben ise yıllardır hâlâ gerçeğin başucunda, çarmıhını sırtında taşıyan İsa gibi artık iblislerin kuşattığı bu dünyada rüyaları boğdurulup “faili meçhul” süsü verilmiş bir adam olarak yaşıyorum...
___________
1994, "Sevginin herkesten Şikayeti Var" adlı kitabından.